BEŞİR İSLAMOĞLU

EHL-İ SÜNNET BİR KOALİSYONDUR; HOMOJEN BİR YAPI DEĞİLDİR

Ehl-i Sünnet (ES) kavramı, -kök anlamı olarak- “sünnete uyanlar” anlamında kullanılmış olsa da realitede farklı bir anlam kazanmıştır. Dolayısıyla Ehl-i Sünneti, tarihi süreçte “çoğunluğu bir arada tutan yapı” veya “çoğunluğun sürdürdüğü Müslümanlık” olarak tanımlamak daha isabetli olacaktır.

Bilindiği gibi, Resulullah as’dan sonra İslam dinine mensup onlarca fırka, hizip, mezhep ortaya çıktı. Söylem ve metotları farklı olsa da hepsi de Kur’an ve sünnete tabi olduklarını dile getirdiler; ancak belirtmeliyim ki realitede hiç te öyle olamadılar. Dolayısıyla, Resulullah’ın sünnetini, gerçek anlamda kim veya kimlerin takip ettiği ancak hesap gününde anlaşılacaktır.

Ehl-i Sünnet (ES) kavramı ilk defa hicri 2. asırdan (bazılarına göre 3. asırdan) itibaren kullanılmaya başlandığı bilinmektedir. Bu kavram, başlangıçta masumane bir niyetle, birliği sağlamak ve Müslümanları bir çatı altında toplamak için kullanılmış olsa da realitede, birlikten ziyade Müslümanları bölüp parçaladığı ve bir kısmını “delalet” kapsamına aldığı rahatlıkla görülecektir. Kendilerini ES şemsiyesi altında görenlerin, özellikle aklı kullanan Mutezileyi dışarıda tutmaları ve “fırka-i dalle” olarak yaftalamaları, Müslümanları nasıl böldüğünü açıkça ortaya koymaktadır.

Başlıkta da belirttiğimiz gibi, ES, homojen (yekpare, standart) bir mezhep değil, mezhepler koalisyonudur. Bu koalisyona baktığımızda fıkhi mezhepler olarak kabul edilen Hanefilik, Malikilik, Şafiilik ve Hanbelilikten; kelami mezhepler olarak bilinen Eşarilik ve Maturidilikten; tasavvufi tarikat olarak bilinen Nakşilik ve Kadiriliğe kadar birçok fırka, mezhep ve tarikatın yer aldığını görürüz. Hatta sayılan bu mezhep ve tarikatların bir dizi alt grupları vardır ki onlar da bütünüyle ES kapsamına alınmıştır.

ES dünyasında o kadar irili ufaklı fırka, hizip, mezhep, tarikat, imam, müçtehit, filozof, şeyh vs. var ki bunların her alanda fikirlerinin örtüştüğünü söylemek mümkün değildir. Kendilerini ehl-i rey (akılcı) olarak kabul edenler ile kendilerini ehl-i hadis (rivayetçi) kabul edenlerin metotları, meselelere yaklaşımları, içtihatları büyük oranda örtüşmemektedir.

Fıkıh ağırlıklı çalışanların nispeten ortak yönleri vardır ve aynı çatı altında bulunmaları nispeten uygundur; lakin Cüneyd Bağdadi, İbni Arabi, A. Kadir Geylani gibi mutasavvıflar ile Farabi, İbni Rüşd gibi filozofların ES çatısı altında bulunmaları anlaşılır gibi değildir. Haydi diyelim ki yelpazeyi geniş tuttuk ve ortak kelime olan “La ilahe illallah” şemsiyesi altında buluşturduk; peki niçin diğerleri ES şemsiyesinin dışında bırakıldı?

Mesela, sormak lazım! Bu koalisyonda, hadisçiler tarafından “hadis inkarcısı ve murci” kabul edilen Ebu Hanife’ye yer var da hocası kabul edilen imam Cafer es-Sadık’a niye yer yok?

Yine, metot olarak akla yer veren ve Ebu Hanife’nin çizgisini geliştirerek sürdüren İmam Maturidi’ye yer var da onun gibi meselelerin çözümünde aklı önceleyen Mutezile alimlerine niye yer yok?

Bir başka ifadeyle, kapsamı genişlettirilerek sert tartışmalara, tekfir ve şirke sebebiyet veren kimi kelami, fıkhi ve tasavvufi konulara yer var da meselelerin çözümünde aklı merkeze alan yapılara niye yer yok?

Evet, Ehl-i Sünnetin içindeki çekişmeleri görmezlikten gelmek mümkün değildir. Hanefi-Maturidi çizgisiyle Hanbeli-Selefi çizgisi yöntem ve kaynak bakımdan oldukça farklıdır. Zaten farklı düşünce ve kaynaklara mensup müçtehitlerin tarihi süreç içerisinde birbirleriyle olan çekişmeleri ayyuka çıkmıştı. Tabi ki her konuda herkesin aynı fikirde olması ve aynı sonuçlarda buluşması beklenemez; ancak aynı koalisyonda yer alanların en azından temel meselelerde aynı görüşte olmaları beklenir.

Hülasa, kabul etmek gerekir ki ES koalisyonu, bazı konularda ittifak halinde olsa da çoğu konularda ihtilaf halindedirler. Birbirleriyle tartışmaları ve çekişmeleri gözardı edilecek gibi değildir. Tabi ki en doğru olanı bulup sürdürmek için birbirleriyle müzakere halinde olmaları, yanlışlara karşı müsbet eleştiriler yapmaları doğaldır; ancak Maalesef, ES şemsiyesi altında bulunan şahıs ve ekollerin bir kısmı, birbirlerine karşı “müsbet” anlamda bir yaklaşım içinde olamadılar. Birbirlerine ağır hakaretler yaptılar ve birbirlerini hak edilmeyen isimlerle yaftaladılar.

Esasen böyle sun’i bir koalisyon/birliktelik baştan beri sorunluydu. Kimler bunun kararını verdi? Tarafsız bir yüksek istişare kurulu mu oluşturuldu? Hangi kriterler esas alındı? Bunların yanıtı yok. Esasen böyle bir oluşuma (ES’e) gerek yoktu. Zaten dinin sahibi olan Allah, dinin adını “İslam”, bu dini kabul edenlere de “Müslüman” adını vermişti. İlla birleştirici yeni bir isim kullanılacak ise, “ehl-i İslam” veya “Ehl-i Kur’an” ismi kullanılmalıydı ve tüm Müslüman şahsiyet ve ekoller Ehl-i İslam çatısı altında yer almalıydı.

Maalesef bu isim kullanılmadı; zira işin temelinde yatan dinamikler siyasiydi. Halife seçiminde zaten bu ayrılıkların temeli atılmıştı. O günkü “derin devlet”in kimleri dışlayacağı belliydi. Onlardan biri, kendilerini “Ehl-i Beyt” olarak tanımlayan ve daha sonra “Şia” adını alan grup, diğeri de aklı merkeze alarak “uyduruk” rivayetleri ret eden, analitik düşünen, bilimle uğraşan, her yaptıklarına “evet” demeyen ve muhalefette kalan Mutezile idi.

Evet, Sünnilik ile Şiilik tamamen siyasi hareketlerdir. Maalesef, siyaset (yönetme arzusu) Müslümanları birbirinden uzaklaştırmış, bölüp parçalamış ve ağır faturalar ödemelerine neden olmuştur. Halen de –gereği gibi yapılmadığından- bölüp parçalamaya devam etmektedir.

Netice itibariyle belirtmek isterim ki ne maksatla kurulmuş olursa olsun, Ehli Sünnet şemsiyesini terk etmek, onun yerine tüm Müslümanları kapsayan “Ehli İslam” çatısı altında toplamak zaruret haline gelmiştir. Dünya Müslümanları farklı coğrafyalarda, farklı idareler altında yaşamış ve farklı fikirlere sahip olsalar da birbirlerini kardeş olarak görmeleri, ideolojik yaklaşımları terk ederek güç birliği yapmaları, yeni bir vizyonla ihyaya (kalkınmaya) önem vermeleri arzulanan bir durumdur. Güç birliğine ve kalkınmaya önem vermedikleri sürece ezilmişlikten ve emperyalistlere boyun eğmekten kurtulamazlar.

“Hep birlikte Allah’ın ipine (Kur’an’a) sımsıkı sarılın; bölünmeyin!” (Ali İmran suresi, 103)

“Dinlerini parça parça edip gruplara ayrılanlar var ya, senin onlarla hiçbir ilişkin olamaz. Onların işi Allah’a kalmıştır.” (Enam suresi, 159)

Selam ve sağlık dileklerimle…

EHL-İ SÜNNET BİR KOALİSYONDUR; HOMOJEN BİR YAPI DEĞİLDİR

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Bizi Takip Edin